ONLAR, BELKİ DE ON-İKİ ÜNİVERSİTE BİTİRMİŞTİLER…

KEMAL TAHİR ve DOĞU-BATI SORUNU : OĞUZ ATAY
17 Şubat 2021
“ÖYKÜLERİN ÖYKÜSÜ” – Faruk Haksal
2 Mart 2021

ONLAR, BELKİ DE ON-İKİ ÜNİVERSİTE BİTİRMİŞTİLER…

Önce tebrikler. Kitaplarını okurken Yeşilköy’deki çatı katında senin daktilonla yazdığımız bildirileri hatırlamadan edemedim. Okuduklarımda da yer yer o günleri anımsatan, çağrıştıran bölümler vardı. Bu da bana değişik duygular yaşattı. Sağ ol.

Kitaptaki hikâyeler hakkında ayrı ayrı düşündüklerimi kısaca yazmaya çalışacağım:

ONUN MACERASI HENÜZ BİTMEDİ:  6 – 7 Eylül olaylarını yaşamış küçük bir çocuğun sonraki hayatı üzerinde, bu olayın yaratmış olduğu etkileri ele alırken, aynı olayın Ülkemiz üzerindeki etkisine de değiniyor. İç acıtan ve utandırıcı bir olayı tekrar yaşadım. Hikayede oldukça mizahî bir dil kullanmışsın. Rastgele seçilmiş iki örnek.    “…..dört adet gitar vardı: Kendi gitarı, İspanyol gitarı, içki mezesi gitarı ve klâsik gitar.”      “…yıllarca mürekkep yalamış bir amcası vardı. ………..Yaladığı mürekkep oldukça kaliteliydi….” Mizahî anlatımın çok zengin ve güçlü olduğuna inanırım. Okuyucuya kendi hayâl dünyası çerçevesinde geniş bir düşünce alanı sunuyor.  Son bir örnek daha. “Siyasetle ilgisi “- 6”,siyasetçilerle ilişkisi “- 116” kadardı”.  Bu muazzam fark içinde sadece  ilgisizlik yok. Nefret var. Korku var. Başka bir anlatım bende bu duyguları uyandıramazdı. Yer yer dönüp tekrar okuduğum satırlar oldu. Her defasında farklı anlamlar yakaladım. Bu diğer hikâyelerde de oldu.

HEPİNİZİN ŞEREFİNE İÇİYORUM: Bir meyhane sahnesi. Bana çok ama çok şeyler anlattı. Kendimden parçalar buldum. 55. sayfaya geldiğimde; hep bizim çevre, neden diğerleri yok derken hemen cevap geldi. “ …… lahmacunlar……yoğurtlu kebap, yarım Adana, yarım Urfa ….. ayran bardakları ….” olan masa ve o masadaki sohbet  “– Refah, saadet, fazilet…”  Kısaca çok iyi çizilmiş bir sahne. Hem bir çok çevreyi hem de yılları anlatmış. 57. sayfanın son satırından başlayıp, sonraki sayfanın 10 – 15 satırı, benim son yıllarda kendimle sürekli olarak yaptığım muhasebe ve iç hesaplaşmanın bir kesitiydi sanki. Tarifsiz pişmanlıklar ve hüzün duyguları tekrarlandı.

    Kafamı kurcalayan bir bölüm var 57. sayfanın  “Bir ötekisi ise hiç süslemeden…….” diye başlayan paragrafında.  Eğer anladığımı sandığım şeyden bahis açılmışsa “Gülhane parkındaki çınar ağacından” değil de ceviz ağacından söz edilmeliydi.

HALİL [HEM] BEY [HEM] AMCA: İnsanın gözünü hayata açması iradesinde değildir. Bilinçli değildir. Elinden bir şey gelmez. Ancak aklını, zihnini dünyaya açtığında aklıyla, bilinciyle hareket eder. Dünyaya açıldığında o yeniler, o ilkler büyük heyecanlar yaratır. Artık sorumluluk kendindedir. Coşku ve beraberinde  sabırsızlık. Boşuna delikanlı denmemiştir. “ … biz yanılmadık; acele ettik sadece. Telaşın dibine düştük. ”Ne doğru bir tespit. Ancak o dönemde aynı yollardan daha önce geçmiş, o ilk heyecanları daha evvel yaşamış  olanlar yok muydu? Hızımıza mı yetişemediler?  Tecrübe,  bilgi birikimi değil midir bir anlamıyla? Bilgi birikimleri doğrusuyla yanlışıyla anlatılamaz mıydı. Hani “aynı hataları siz de yapmayın “ dercesine.  Bunun yeni nesillere aktarılabilmesi yok mudur? Sanki biz aktarabildik te… Benimkisi lâf işte.  O heyecanlı gencin yapmak istedikleri, ama öğrendikleriyle, kavradıklarıyla,  acemilikleri ve  düzen arasında sıkışması çok güzel anlatılmış. Halil üzerinden kendisiyle hesaplaşma da aynı güzellikte anlatılmış. Diyecek bir şey yok. “Sürekli okuyordum ama “eksik” yaşıyordum. Sorun hareketti, yani eylemdi.”  Ne güzel. Ne güzel. Meşhur lâf: Devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz. Pratik yoksa ne yazar devrimci teori…

    Ancak kafamı kurcalayan iki nokta var. Gazetenin sahibi sayfa 84 te Recai olarak belirtilmiş, 92. sayfada ise gazetenin sahibi Sezai denmiş.  Daha sonraki satırlarda da ortaya bir de Zekai çıkıyor. Çözemedim. İkincisi sayfa 97 de. “ …. Kendisini fütursuzca “kör Halil” olarak tanımlayan bu ulema …”Ulema , alim kelimesinin çoğulu olduğu için Halil’e bir alim olmak yetmez birden fazla kişilik verilmek istenmiştir dedim ama, sayfa 116 da ( sondan 5. Satırda)  ulemalar  kelimesini görünce uyarayım dedim. Affına sığınarak.

SANKİ İKİ MEYHANE BİTİRMİŞTİLER: Rakı benim için dost içkisi olagelmiştir. Tek başıma rakı içmeyi beceremedim bir türlü. Zevk alamadım. Rakının bir geleneği, bir felsefesi var. Diğer içkilerin de vardır belki. (Ne olduğunu bilmememe rağmen şarabın da kendine has özellikleri var.) İçki içmeyi aşağılayan, içmeyi günah saymanın yanında sadece sarhoşluk sayanların da bu hikâyeyi okumasını isterdim. Rakı=dost meclisi ne demek anlarlar mıydı acaba? Rakının bu özelliği de güzel anlatılmış.

Söze gelince, sadece öyküde değil, her yazıda “..bakış-duyuş-düşünüş “  önemlidir. Olay, aracıdır. Nedendir. Yol açıcıdır. Kimi zaman o bahaneyle söylersin düşündüklerini. Bilmiyorum sorunu doğru anladım mı?

Son olarak ellerine sağlık. Benim için geçmişi anımsamama neden oldu. Yaptıklarımdan kimi zaman gurur duydum. Zaman zaman yapamadıklarım için, yanlışlarım için tarif edemeyeceğim duygular yaşadım. En azından bunun için teşekkürler.

ERDOĞAN SUNGUR SALDIRAY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir