FARUK HAKSAL
KİMDİR ?


Yazdığım kitaplar yayınlanırken öz geçmişim istendi. Şimdi, içinde gezinmekte olduğunuz bu sitenin kuruluş aşamasında da yine aynı talep gündeme geldi.

Az/biraz direndimse de nafile; bazen geleneğin baskısına boyun eğiyor insan. O zaman izlenecek en kestirme yol; “kendini [tanıma ve] tanıtma” gibi zor bir işin kenarından dolaşıp, yaşam boyunca yapıp ettiklerini sıralamak [galiba]…

Zaten “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” demişler mi? Demişler. O zaman biz de böylece çözümü bulduk. Kısaca sıralıyorum:

“Anne ve babamın hâkimlik görevleri nedeniyle birden çok Anadolu kenti arasında mekik dokunurken Bursa’da, 1942 yılında dünyaya geldim. Nüfus kaydımda bu vakıa, “Kemalettin’den olma, Emine İffetten doğma” şeklinde resmiyet kazanıyor… Daha sonraları ailecek İstanbul’a göçüldü. İlkokul Işık Lisesi’nde, ortaokul ve lise öğrenimim Haydarpaşa Lisesi’nde tamamlandı. Ve eğitimim, İstanbul Üniversitesi’nin Edebiyat ve Hukuk fakültelerinde felsefe ve hukuk eğitimi biçiminde devam etti. Ancak ben iki değil, üç fakültede dirsek çürüttüm. İllegal olarak ve hiç ara vermeden sürdürdüğüm bu üçüncü fakülte kişisel gelişimime en büyük katkıyı veren nitelikli bir eğitim meşalesidir. Özellikle sofra adabı, saygı, otokontrol, psikiyatri ve sokak kültürü üzerine eğitim veren ve Meyhane Fakültesi adını taşıyan bu kültür yuvasını henüz bitiremedim. Bütünleme imtihanları için harıl harıl çalışıyorum…


Çocukluğum İstanbul sokaklarında çelik/çomak oynayarak geçirdim. 28 Nisan 1960’da Beyazıt Meydanı’nda ilk kez polislerin üniversite öğrencilerine ateş ettiğini gördüm. Çok şaşırdım… Ama sonraları ülkemin dinamiklerini ve insanlarını öğrenip/tanıdıkça bu şaşkınlığım biraz azaldı, ama tam olarak geçmedi.

Uzun süren eğitim sürecini ve yaşamımın ilk bölümlerini çeşitli işlerde çalışarak geçirdim. Babıâli’de gazetecilik, bir fabrikanın muhasebe servisinde ön-muhasebe, at yarışlarında bilet gişesi elamanı, öğrenci servisi şoförlüğü, restoran müdürlüğü, toptan ve perakende turşuculuk, üç yıl kamyon şoförlüğü, işportacılık, barmenlik, büfe işleticiliği, yat kaptanlığı gibi işlerde çalıştım.

12 Mart askeri darbesinde zorunlu olarak yurt dışında kaldığım süreç boyunca zaman Almanya Köln ve Düsseldorf’da bekar Türk işçilerinin kaldıkları “haym”larda temizlik işçisi olarak çalıştım. Askerliğimi, iki yıl boyunca köy öğretmeni olarak tamamladım. O arada üç ay da kışlada yedek subay eğitimi gördüm.


1964 yılında kaydolduğum Türkiye İşçi Partisi’nden parti yönetimine muhalif duruşum nedeniyle 1972 yılında ihraç edildim. Uzun süre Türk Solu Dergisi’nde yazı kurulu üyeliği görevini üstlendim. Halen Cumhuriyet Halk Partisi üyesiyim. Her iki partide de hiçbir resmi göreve talip olmadım, herhangi bir adaylık başvurusunda bulunmadım.

Atatürkçü Düşünce Derneği, Cumhuriyet Kadınları Derneği üyesiyim.

Akbük Kültür ve Çevre Derneği ile Akbük Doğa ve Düşünce Derneği’nin kurucu üyesiyim. Uzun yıllar TEMA Vakfı Didim Temsilciliği görevini sürdürdüm.

1967 yılından başlamak üzere [ve halen] aktif-karavancı sıfatıyla Türkiye’nin en eski kampçılarından birisiyim.

Halen Didim’in Akbük mahallesinde yaşamımı sürdürüyor, yerel basına günlük köşe yazıları yetiştirmeye çalışıyorum.

2021 yılından geriye baktığımız zaman 55 yıldır evli olduğum hesaplanabilir. Ve ikisi sıhrî, biri asli üç kız babası ve sıfır damat “sahibi”yim… Ve halen sevgili-cefakar eşim Ayşıl Haksal ile birlikte Türkiye’nin güneybatı sahillerinde “yaşam”a emek, renk ve anlam katmakla meşgulüm…” İşte bu kadar…


Böylece… Omuzlarıma yüklenmiş olan tanıtım-ev-ödevini becerebildim mi, bilemiyorum.

Çünkü insan kendisini, ancak tanıdığı kadar tanıtabilir. Üstelik çoğu zaman bu uğraş, kendi aslımızı değil de, olmak istediğimiz kişiyi öne çıkartılmasına doğru [ister istemez] evirilebilir… Bu konuda gerçekçi olmak, gerçeğin kaygan zeminine basmadan birkaç söz söylemek [söyleyebilmek] o kadar zor ki… Çünkü ne kadar kendimizi eğitirsek eğitelim, narsislik bir parça da olsa karaciğerimize yerleşmiştir sanırım.

Yani içtenlik, kendi içinde o ölçüde kandırmacalarla yüklü bir muğlaklık içeriyor ki… Sormayın gitsin.

Ama sordular bir kez ve yanıtımı bekliyorlar.

İşte yanıt…

Benden bu kadar…

Yavaş yavaş sokağa çıkılıyordu. Ama her zamanki sorun yine çözülememişti:

- Ne olacaktı bu memleketin hali?..

SANKİ İKİ MEYHANE BİTİRMİŞTİLER